Çotanak–28 Görele & Ünlüce Mahallesi Yeşilin Maviyle Buluştuğu Eşsiz Memleketim
ÜNLÜCE MAHALLESİ  
  ANA SAYFA
  KÖYÜMÜZÜN TARİHİ
  KÖYÜMÜZDEN HABERLER
  KÖY PİKNİĞİMİZ
  SİTEMİZDEN HABERLER
  İZ BIRAKANLAR
  KÖYÜMÜZÜN ASKERLERİ
  KÖYÜMÜZÜN CAMİLERİ
  DOĞUM VE VEFAT HABERLERİ
  KÖYDEN DÜĞÜN NİKAH HABERLERİ
  KÖYÜMÜZ & KÖYLÜLERİMİZ
  KÖYLÜLERİMİZİ TANIYALIM
  GURBETTEKİ KÖYLÜLERİMİZ
  YAŞANANLAR - HATIRALAR
  KÖYÜMÜZÜN YETİŞTİRDİKLERİ
  MEMLEKET ŞİİRLERİ
  GURBETTE BULUŞTURDUKLARIMIZ
  DESTEKLERİNİZİ BEKLİYORUZ
  SİTEMİZİN AMACI
  KÜNYE-ULAŞIM
  FORUM
  GALERİ
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
  ANKETLER
  G Ö R E L E
  13 ŞUBAT
  GÖRELE KEMENÇESİ
  GÖRELELİ KEMENÇE ÜSTADLARI
  GÖRELE TÜRKÜLERİ
  GÖRELEDE YAPMADAN DÖNME
  GÖRELENİN TARİHİ
  FINDIK
  GÖRELE DONDURMASI
  GÖRELE KOZ HELVASI
  GÖRELE YEMEKLERİ
  GÖRELENİN ADI NEREDEN GELİYOR
  GÖRELE HABERLERİ
  GÖRELE PİDESİ
  GÖRELELİ ÜNLÜLER
  GÖRELESPOR
  GÖRELE YÖRESEL DİL
  İLETİŞİM FORMU
  FLASH ŞİİRLER - ŞİİR DİNLETİSİ
  OYUNLAR
  KLİPLER
  İL İL TÜRKİYE
  DOST VE AKRABA SİTELER
  OSMANLI PADİŞAHLARI
  BİLMECE
  İLAHİLER
  BANNER REKLAMLARI
  ÖDEV ARŞİVİ
  ŞİFALI BİTKİLER
  ONLINE KURANI KERİM
  BİLGİ YARIŞMASI
  SAYAÇ

kemençe üstadları
Halil KODALAK (Karaman Ağa)

Kemençenin virtiözüdür. Kemençede gelmiş geçmiş en büyük, en ulaşılmaz addır. Karadere köyündendir. Babasının adı, Süleyman, annesinin adı Esma'dır. 1878-1964 yılları arasında yaşamıştır. Karaman'ın kemençede ustası Kandahor köyüden Kuyucuoğlu ile Tuzcuoğlu'dur. Çeşitli savaşlara katıldığı için Karaman (Kahraman) adıyla ünlenmiştir. İstanbul'da saraylarda çalmış, oynatmıştır. Radyo Evi'ne de girmiştir. Bölgede çalınan bir çok ezginin, oyunun yaratıcısıdır. Kendisiyle tüm düğünlere giden, her çalışta oynayan arkadaşı Hasbal Keskin için Hasbal Havası'nı yapmıştır. Düğüne gelenleri karşılama havası olarak çalınan Cezayir Havası'da Karamanın düzenlemesidir. Şırıp Şırıp Oyun Havası da bir Halil KODALAK eseridir. Horon oynanırken geçilir Şırıp Şırıp Havasına. Karaman dışında hiçbir kemençeci oyun sırasında bu havaya dönememiştir. Karadere'de ilahili bir düğün yapılacaktır. Ama düğüne pek gelen olmaz. Sonra Karaman'ı çağırırlar. Gelir, çalmaya başlar Karaman, bir büyük düğün olur. Horanın halkası genişler iyice. Karaman düğünü yansıtan bir türkü yakar: Mayıs ayı gelende Balıkçı göle daldı İmam ile bayrağı Bakın kapıda kaldı Horanın sonuna doğru bahşiş toplamaya başlar. Muhtarın verdiği bahşişi beğenmez: Baktım da göremedim Gözünün karaşını Bakın da geri verin Muhtarın parasını Cevdet Çağla'nin radyoda yönetici olduğu sıralarda Karaman da radyodadır.Sınır tanımayan, disipline girmeyen, kendi kafasına göre yaşayan bu büyük usta fazla kalmaz radyoda. Ondan, yarattıkları, yetiştirdikleri dışında ses kalmadı. Karaman ekolünde çalan kemençecilerimiz şunlardır: Hacıali Özdemir (1904-1979), Kemal Caba (1925-1956), Nazmi Özdemir (1937-2000). Sabri Özdemir (1937-1994), Sami Günay (1938), Hüseyin Özdemir (1948) Kaynak: Hayrettin GÜNAY (Araştırmacı Yazar) 

Picoğlu Osman (Osman GÖKÇE)

Picoğlu Osman'ın Soy Kütüğü
 
Picoğlu Osman’ın soy kütüğü hakkında gerek “Vukuatlı Nüfus Kaydı”ndan ve gerekse halen hayatta olan kızı Esma Hanımdan (83) aldığımız bilgilere göre; Asıl adı Osman Gökçe olan Picoğlu Osman,1901 (H.1316) yılında Görele’nin Daylı köyünde doğdu.Babasının adı Gökçeoğulları (yöresel tabirle Göcular)’dan İsmail,annesininki ise Cındıkoğulları’ndan Esma’dır. Picoğlu’nun babası İsmail,5 çocuğu olduktan sonra,eşi Esma’yı ve 5 çocuğunu bırakarak Adapazarı’na yerleşir.Orada ikinci evliliğini yapmakla beraber,çocuğu olup olmadığı konusunda bilgi edinemedik. Picoğlu Osman’la ilgili yaptığı araştırmasında çok sayıda yanlış ve çelişkiler tesbit ettiğimiz Trabzonlu öğretim görevlisi ve araştırmacı Doç.Dr.Muharrem Ulusoy’a göre Picoğlu,1905 yılında önce annesini,daha sonra da 1912 yılında babasını kaybederek,4 yaşında öksüz,11 yaşında da yetim kaldı.

 Karaman

Halil Ağa (Kodalak) Küçük Osman’ı Himayesi Altına Alıyor

Picoğlu’nun yetim kaldıktan sonraki çocukluğu konusunda çelişkili görüşler ileri sürülmüştür.
İkinci evliliğini halasıyla yapması nedeniyle eniştesi olan,bu yüzden de ilk derslerini ondan alan Picoğlu Osman ekolünün bugünkü tek temsilcisi M.Sırrı Öztürk,Picoğlu’nun zamanın en büyük kemençe üstadı Karaman Halil Ağa (Kodalak)’ın yanında iki yıl kadar keçi çobanlığı yaptığını,bu sayede de kemençe çalmasını öğrendiğini söylemektedir. Doç.Dr.Muharrem Ulusoy da aynı görüşte olmakla beraber,çocukluğu konusunda çelişkilerle dolu mantık dışı bilgiler vermektedir.Akrabası Şadi Cındık ise Picoğlu’nun çobanlığı konusuna şiddetle karşı çıkıyor.
Öyle ya da böyle,Picoğlu Osman’ın ,devrin en büyük kemençe üstadı Karaman’ın çırağı ve onun yetiştirmesi olduğu hakkındaki yaygın görüşlere itibar etmekten başka seçenek bulamadığımızı ifade ederek,konumuza devam edelim.

Niçin Picoğlu?

Bu lakabın (yanlış olarak Bicoğlu ya da Bicioğlu tabiri de kullanılmıştır.) nasıl doğduğuna ilişkin dört ayrı görüşü dikkatlerinize sunduktan sonra,kişisel yorumumu yapmak istiyorum. Dünyada olduğu gibi,ülkemizde de insanlara lakap takma alışkanlığı vardır.Bunların içinde insanları yüceltici olanlarının yanında aşağılayıcı olanları da mevcuttur. “Picoğlu” gibi bir lakap da ilk bakışta toplulumuzun değer yargılarına göre aşağılayıcı bir lakap olmakla beraber merhum,bu lakabını benimsemiştir.Öyle ki,taş plaklarında kendini ve türkülerini bizzat “Picoğlu Osman tarafından (örn.Giresun Karşılaması,Romiko Horon vs.)” şeklinde takdim etmektedir. M.Sırrı Öztürk’e göre bu lakabın nasıl doğduğuna ilişkin şöyle bir rivayet vardır: Ustası Karaman Halil Ağa “Tuzcuoğlu Horon Havası” hariç,tüm bildiklerini çırağı Osman’a öğretmişti.Bilindiği üzere ustaların çıraklarına pek çok şeyi öğretip,en önem verdikleri bir şeyi kendilerine saklamaları geleneğimiz vardır.Ancak,çok akıllı olduğu kadar, kurnaz da olan Osman,ne yapıp edip bu havayı öğrenmeyi aklına koyar.Arkadaşlarıyla yaptığı bir plan gereğince,Karaman’ın geçeceği saat hesaplanarak bir köprünün altına saklanır.Osman’ın saklandığı yerin olduğu kısma kadar gelen Karaman’a Osman’ın arkadaşları, “ağa be” derler:
-Hele şu Duzcuoğlu gaydasını bi çal da dinleyelim!
Koca usta gençlerin hatırını kıracak değil ya,asılır kemençenin yayına,öyle bir resital sunar ki,demeyin gitsin!
Osman mı?... Ustasının ruhu bile duymadan,notası notasına çoktan gaydayı kapmış,kafasının bir köşesine yerleştirmiştir bile.Birgün Şalaklı’da bir düğünde ustasının yanında bu gaydayı çalınca,kızılca kıyamet kopar.Kan beynine sıçrayan Halil Ağa belindeki tabancayı çektiği gibi,
-Ula ben saa her gaydıyı öğretmedim mi?Bunu da mı çalacaktın,piç oğlu piç! Diye küfürü basar.
Tabancanın tutukluk yapmasıyla birlikte Osman postu kurtarır kurtarmasına da, “Picoğlu” lakabı da bu olaydan sonra bir yafta gibi boynuna asılır.Olayın etkisiyle orada hemen şu dörtlüğü söylediği rivayet edilir:
“Kemençemin beline
Sene yazarım sene.
Şalaklı’nın içinde,
Picoğlu garip gene”
Bu görüşe şiddetle karşı çıkan Şadi Cındık, “Piç” lakabı üzerine,Mehmet Kübüç (1914)’ün Göcu (Gökçeoğlu) Nuh’dan naklettiği şöyle bir olay anlatıyor: “PİCO,Daylı köyünü kuran dört büyük sülaleden biri olup,Göcular’dan gelir.Onun adı PİÇ’dir,kendisi değil.Çakır Ali’nin torunudur.Çakır Ali Dim Ali’nin kardeşidir.Ya Çakır Ali veya Dim Ali bir iki yaş büyüktür diğerinden. Çakır Ali ağır bir delikanlıdır.Kardeşi Dim Ali biraz daha hareketli,deli dolu afacandır.İkisi de,yani Çakır Ali ve Dim Ali gene akrabaları olan, (….) gızının (kadının adını hatırlayamadık.) gelinlik iki kızını severler.Yani gızlar da kardeş oğlanlar da… O zamanlar köy fakir,hasat az,iki düğünü birden yapma gücüne sahip değildiler aile.Büyükler karar verirler;önce Dim Ali ve sonra da Çakır Ali’ye düğün yapılacaktır.
Çakır Ali bu işe razı olmaz ama anne ve babasına da karşı duramaz…Düğünün Dim Ali’den sonraya kalması Çakır Ali ve nişanlısını etkiler ve iki genci daha çok iter birbirine. Çakır Ali,bu daha fazla olan,daha gönülden olan birlikteliği iyi kullanamaz ve nişanlısı ile düğünden evvel bir kazaya kalır.Büyükler bu işi ancak dört ay sonra fark edebilirler.Çakır Ali’yi düğünsüz müğünsüz baş göz ederler…Beş ay sonra nur topu gibi bir oğlan olur.İsmini İsmail koyarlar.Gün geçer,ay geçer İsmail gelişir gürbüz bir tosun olur.Yolda izde onu gören gelinler,anaç kadınlar okşar sever başını kaşırlar: ‘Hadi yedi aylığını görmüştük amma beş aylığını da ne görmüş ne de duymuştuk.Sen nereden çıktın seni gidi PİÇ seni’ derler…Böylece İsmail’in,Osman’ın babasının adı PİÇ olur…Osman’a da bunun için PİCOĞLU denir.
Zannederim bizim PİCOĞLU Osman’ın BİCOĞLU olmadığına biraz olsun ışık tutabildik. İlgililere saygılarımla. 13 Nisan 1997/Frankfurt, Şadi CINDIK” Bir başka tesbit de öğretmen Emin Önder’den.Önder,Karadeniz Postası gazetesindeki (12 Temmuz 2005) köşesinde “Kemençecilerin Lideri Biçoğlu Osman Gökçe” başlıklı yazısında şunları yazıyor: “…Çocukken iyi kaval çalar,iyi türkü söyler,iyi yüzer,iyi horon oynar,iyi fıkra anlatırdı.Bu yeteneklerinden ötürü arkadaşları onu kıskanır ve muziplik olsun diye ona sen ne biçin (aslı “piçin” olacak)birisin diye onunla şakalaşırlardı.Bugün bile çevremizde yaramaz,haylaz çocuklara biçin (piçin) birisi denmektedir.İşte anlatmak istediğim Biçoğlu (Piçoğlu) lakabı arkadaşlarının latifesinden kalmıştır.Haddizatında babası köyümüzün soylu tanınmış bir ailesine mensuptur.” Ünlü halbilimci ve derlemeci Sadi Yaver Ataman ise olaya tamamen farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak, “Bicoğlu,Bicioğlu” gibi zorlama sıfatlar kullanıyor.Zorlama diyoruz çünkü, “Ataman’ın Giresun Anıları” başlıklı yazısında Hayrettin Günay,Türk Folklor Araştırmaları Dergisi’nin Ekim 1965’deki sayısında yayınlanan Sadi Yaver Ataman’ın “Giresun’a ait iki türkü ve anılar” başlıklı yazısından bahisle bu konuda şunları anlatıyor:
“…İki sayfa yazının ön yüzünde ‘Çatak Altında’nın,arka yüzünde ‘Yar Yar Horanı’nın notası var.Dip notta da Picoğlu Osman’la ilgili bilgi-yorum: ‘Bicoğlu’sözcüğünü savunma.Ünlü kemençecimizle ilgili değerli araştırmacının belge niteliğindeki yanlışı…
Belge niteliğindeki bu yanlışı Sadi Yaver Ataman makalesinin dip notunda yapmış.
Dip notu şöyle yazının:
‘(I) Bicoğlu Osman,Karadeniz kemençesinin usta sanatçılarından biri idi,hatta,gelmiş geçmiş kemençecilerin en ustasıdır,diyenler de vardır.Halk ona,Picoğlu diyor,aslında Bicoğlu-Bicioğlu olması gerekir.Daha evvel yine gazetemizde,Altaylı Türkler’in oyun havalarına “Bi” dediklerini, “Bico”nun da oyuncu anlamına geldiğini kaydetmiştik,halen Safranbolu’da ‘Bicioğulları’ diye anılan bir aile vardır.’ Altaylı Türkler’in oyun havalarına ‘Bi’,oyunculara da ‘Bico’ demeleri sözünü tartışmıyorum. Konuyla ilgili bilim adamları,Türkologları ilgilendiriyor işin o yanı… Beni ilgilendiren Görele kemençesi,kemençe dendiğinde ilk anımsanan adın,Picoğlu’nun,ünlü araştırmacı tarafından ‘Bicioğlu’na, ‘Bicoğlu’na dönüştürülmesi.
Türk halkbilimine;iç dünyamızın,toplumsal tarihimizin,sanat yaratıcılığımızın yansıması türkülerimize bu denli emeği geçen,yaşamını bu alanda tüketen Sadi Yaver Ataman’ın yanlışı; ‘PİCOĞLU’ lakabının izini ta Orta Asyalar’da sürmesi… Giresun’da,Trabzon’da alan çalışması yaptığı 1950’li yıllarda ATAMAN,Görele’ye gelse,Picoğlu’nun köyü Daylı’ya çıksa ünlü kemençecimizin bu lakabı alış nedenini öğrenirdi.” Hayrettin Günay,Ataman’ı alan araştırması sırasında sadece derleyeceği türkülerin ilgilendirdiğinden ve bu türküleri de notaladığından bahisle,Picoğlu konusunu şöyle tamamlıyor:
“Oysa 1940’lı,1950’li yıllarda PİCOĞLU lakabının gerçek öyküsünü bilenler Daylı köyünde yaşıyordu.
Bu köşede yayımlanan, ‘PİCOĞLU MU BİCOĞLU MU?’başlıklı yazıda gerçek tanıklara dayalı bir araştırmadan (Şadi Cındık’ın yukarıda bahsi geçen araştırmasından) alıntı yaparak ‘Picoğlu’ lakabının öyküsünü yazdığım için yinelemiyorum o yazıda anlatılanları. Yayımlama aşamasına gelen ‘KEMENÇEMİN ÜSTÜNE’ adlı çalışmada konu ayrıntılı olarak aktarılmıştır.”
“Picoğlu” lakabı üzerine dört ayrı görüşe yer verdik. Hayrettin Günay’ın da ifade ettiği gibi,Sadi Yaver Ataman’ın “Bicoğlu” ya da “Bicioğlu”şeklinde yaptığı yakıştırmanın uzaktan yakından gerçekle alakası yoktur. Biraz da “Piç” sözcüğünün anlamı üzerinde duralım.
“Piç” kelimesi Şemsettin Sami’nin Kamus-ı Türki (Türkçe Temel Sözlük)’sinde şöyle tanımlanıyor: “1.Meşru olmayan ilişkiden doğan, ‘nikahsız anne ve babadan’ doğan çocuk. 2.Her şeyin ufağı,tamam olmayanı,eksik kalmış olanı,aslına ve nesline benzemeyeni. 3.Ağacın kökünden biten sürgün. 4.Ahlaksız,arsız (çocuk,insan)”. Merhuma takılan “Picoğlu” lakabı,yazımızda da bahsettiğimiz gibi,Karaman’ın ‘ahlaksız,arsız çocuk’ anlamına öfkeyle ona “Piç oğlu piç!” diye bağırmasından kaynaklanabileceği gibi,Şadi Cındık’ın da değindiği gibi,babası İsmail’in vaktinden önce doğması nedeniyle,komşu kadınların onu “…seni gidi PİÇ seni” diye sevmelerinden kaynaklanabileceği de akla en yatkın görüş diye düşünüyorum. İnsanlara;davranışları,fizik yapıları veya her hangi bir olay nedeniyle lakap takılması dünyada yaygın olarak görülen bir durumdur.Bizde “Yiğit lakabı ile anılır” diye bir deyim olduğunu hepimiz biliyoruz. “Picoğlu” lakabı da anlaşıldığına göre Merhum tarafından benimsenmiş,kabul görmüştür.Nitekim, “Taş Plak” diye tabir ettiğimiz plakların üzerine “Piç Oğlu Osman” şeklinde yazılmasına müsaade ettiği gibi,türkülerine de “Picoğlu Osman tarafından (örn.Giresun Karşılaması)” gibi takdim cümleleriyle başlamaktadır.
Sadi Yaver Ataman’ın,müstehcenlik kokan bu kelimenin izahının güç olacağı endişesiyle,zorlama bir yaklaşımla,bir incelik olarak “Bicoğlu veya Bicioğlu”lakabını uygun gördüğü kanaatindeyiz.

Atatürk'ün Huzurunda Kemençe Çaldı

Picoğlu Osman vatani görevini yapmak üzere 1921 yılında Trabzon’da silah altına alınır.Muharrem Ulusoy,Picoğlu’nun,çok arzu etmesine rağmen,bacağındaki bir sakatlık yüzünden Kurtuluş Savaşı için cepheye gönderilmediğini,bu süre içersinde şanslı günleri de olduğunu,bunlardan birinin okuma-yazma öğrenmesi,diğerinin de Atatürk’e kemençe çalması olduğunu vurgulayarak,bu konuda şunları yazıyor:
“Yıl 1924.Atatürk’ün Trabzon’u ilk ziyaretleri…Belediye Başkanı Ahmet Faik Barutçu,Atatürk’ün Türk Sanat Müziği’ne olan aşırı sevgisini bildiğinden,amatör de olsa küçük bir grubu karşısına çıkarır.Fakat Atatürk bu grubun icrasını pek beğenmez.Başkana dönerek, ‘Trabzon’da başka sanatçıların olup olmadığını’ sorar.
Ahmet Faik Barutçu bunun üzerine hemen kışlasından Bicoğlu Osman’ı istetir.Atatürk Bicoğlu’nun yöreye has icrasını alkışlayarak dinler.Akabinde yine başkana dönerek şaka ile karışık tembihler: Bu delikanlıyı iyi saklayın,büyük bir sanat dehası…”
Emin Önder de,bahsi geçen makalesinde yukarıdakine benzer ifadelerde bulunuyor.
Picoğlu Osman’ın Trabzon’da kaldığı süre içersinde Halk Musıkimize kazandırdığı en ünlü türkülerinden biri de,bir suikaste uğrayan Trabzon İskele Kahyası Yahya Ağa (Karaosmanoğlu) için yaktığı “Trabzon Kahya Havası (ağıt)”dır.Daha sonraki bölümlerde öyküsüyle birlikte bu türküye yer verilecektir. 

İki Defa Evlendi
 
Picoğlu,ilk evliliğini İdrisgillerden İsmail’in kızı Hava hanımla yaptı.Bu evlilikten beş çocuğu olmuştur.Eşi Hava hanımın 1932 yılında henüz 33 yaşında iken tüberkülozdan hayata gözlerini yumması üzerine,ikinci evliliğini dede tarafından akrabası olan Gülsüm hanımla (günümüzün ünlü kemençe üstadı M.Sırrı Öztürk’ün halasıdır) yapmış olup,ondan çocuğu olmamıştır.Çocuklarından sadece kızı Esma hanım (83) hayatta olup,İstanbul’da ikamet etmektedir.

 

 
Yaylaları Kemençe Sesleriyle İnletti
 
Picoğlu sadece düğün-derneklerin değil,yayla şenliklerinin de aranan kemençecisi idi.Denilebilir ki,yayla zamanları Sisdağı,Kadırga,Tamzara…gibi yaylalar asla onsuz düşünülemezdi.Nitekim,Türk Halk Musıkisi’ne kazandırdığı meşhur “Tamzara” türküsü de,bu vesile ile doğmuştur.İlk defa katıldığı 1929 yılındaki Tamzara şenliklerinin onun kemençesiyle start aldığı ve ölünceye kadar da her yıl istisnasız bu şenliklere katıldığı söylenmektedir.
“Ankara Radyosu Yurttan Sesler Korosu”nun kurucusu ve ilk başkanı olan ünlü halkbilimci ve derlemeci Muzaffer Sarısözen,1937 yılında Karadeniz türkülerini derlemek üzere yola çıkar ve Görele’ye de uğrar.Sarısözen,çağrılan yirmi kadar kemençeciyi dinler,ancak tatmin olmaz.Son olarak Picoğlu aranır,bulunur,huzuruna çıkarılır.Picoğlu’nu pür dikkat dinleyen Sarısözen,nihayet aradığını bulmuştur. “İşte kemençe sanatçısı bu…”diyerek takdirlerini ifade eden Sarısözen, “Siz Göreleliler ve sizin şahsınızda bütün Karadenizliler!Sizler,aranızda bir hazine ile yaşıyorsunuz! Fakat çok garip bir gerçek ki,bu hazineden bihabersiniz (habersizsiniz). Ben Anadolu’nun pek çok yerini gezdim…Ama böylesine sanat icra eden bir halk ozanına ilk kez rastlıyorum.Sizler her halde ya kültür denilen medeniyet nimetinden uzaktasınız,ya da kültür meselesine pek aldırmıyorsunuz.Her nasılsa,ben bu hazineyi bırakmayacağım.” Der ve Picoğlu’nu Ankara Radyosu’na davet eder. O yıllarda karayolunun uygun olmaması nedeniyle,deniz yoluyla önce İnebolu’ya,daha sonra buradan da at sırtında Ankara’ya kadar zahmetli bir yolculuk yapan Picoğlu,Sarısözen tarafından sevinçle karşılanır.Onu yine kendisi gibi ünlü bir derlemeci olan Sadi Yaver Ataman’la tanıştırır.Radyo’da programlara çıkan Picoğlu,bir taraftan da plak doldurur.Burada üç ay kadar kalabilen Picoğlu,ailesinin özlemine dayanamayarak ,Görele’ye geri döner. 

Öğrencisi Mehmet Sırrı Öztürk’ün Ağzından Picoğlu

Bugün “Picoğlu Ekolü”nün tek temsilcisi,kemençenin profesörü,yaşayan efsanesi M.Sırrı Öztürk,eniştesi ve hocası hakkında şunları söylüyor:
“Picoğlu Osman,orta boylu,etine dolgun ve tombul yüzlüydü.Çok içki içerdi.İçkilerden rakıyı çok severdi.İçki bulamadığı zamanlar acı soğan ve acı biberle nefsini körletirdi.Bol biberli karalahana kaynatmasına bayılırdı.Şaka yapmaktan çok hoşlanırdı.”
Öztürk,aralarında geçen bir anısını da anlatıyor:
“Çok ufaktım.Yanı sıra düğünlere giderdim.Fakirlik (1945-46) yılları…Tahtadan bir bavul yaptırmıştı.Ekmeğini,çökeliğini,soğanını,rakısını ve kemençesini özenle yerleştirdiği bavulunu sırtına yükler ve gideceği yere öyle giderdi.O zamanlar Çömlekçi deresinde beton köprü yoktu.Dal köprü vardı.Karaburun’a düğüne gidiyorduk.Köprüden geçerken,her zaman yaptığı gibi beni omzuna aldı.Tabi,sırtında da koca tahta bavul…Köprünün ortasına geldiğimizde,şöyle bir durdu,birkaç saniye soluklandıktan sonra bana dönerek; ‘Ula torun,eyi bir hamal buldun’ dedi.” Picoğlu Osman,kemençede olduğu kadar,atma türküde de ustaydı.Her duruma,her şekle göre rahatça türkü yakardı.Bu sayede en zor durumlardan paçayı kolayca sıyırmasını bilirdi,tıpkı şu olayda olduğu gibi: Bir gün Tirebolu’da Hıdıroğulları’nın düğününe davetlidir.Her ne sebeptense,düğün sahipleri kendisini dövmeye kalkışır.Soğukkanlılığını muhafaza ederek ve düğüne misafir gelmiş Orduluoğulları’ndan bir arkadaşını kastederek;
“Ocaktaki tencerem,
Kurudadır kuruda.
Hıdırlı beni döverse,
Var Ordulu burada.” der.
Yine bir gün Tirebolu’nun Ede köyünde bir düğündedir.Düğünün en coşkulu olduğu geç saatlere doğru jandarmalar gelir,muhtardan ve düğün sahibinden artık dağılmalarını isterler.Picoğlu Osman hariç herkeste bir korku,bir telaş… “İşi bana bırakın,gerisine karışmayın” der.Kıvrak bir hava çalarak,horon oynayanların arasına dalar.Bir taraftan çalıp,dönerken,diğer yandan başlar türküsünü atmaya:
“Yüksek dağın başında
Dil veriyor serçeler.
Ne has horon tepiyor,
Yaşasın Edeliler!

Yüksek dağın başında,
Eğil fidanım eğil.
Uşak horonu bozman,
Candarma bişi değil!”

Tabi espri dolu bu türkü karşısında yumuşayan jandarmalar düğünü dağıtmaya kıyamazlar ve geri dönerler.
Yine M.Sırrı Öztürk’e dönelim ve O’nu dinleyelim:
“Onun yaptığı düğünler çok kalabalık olur,adeta ‘Cumhuriyet Bayramı’ havasına bürünürdü.Yakın köylerde o tarihlere denk gelen düğünler olursa,hemen tehir ettirip,O’nun yönettiği düğünlere gelirlerdi.Onsuz hiçbir düğün-dernek düşünülemezdi.Vakfıkebir,Beşikdüzü,Tonya…gibi uzak yerlerden de düğüne çağrılırdı.Eğer o sıralarda kendi köylülerinin de düğünü varsa,tehir ettirir,tabir yerindeyse kaçanı kovalamak babından,uzak yerleri aradan çıkarmaya bakardı.Bu teklifi seve seve kabul edilir,ancak köylülerinden de para almaz,bahşişlerle yetinmeye çalışırdı.Bu bahşişlerden bir miktarını da bana verir,adeta beni kemençeye teşvik ederdi.Tabi dünyalar da benim olurdu.Bugün bir yerlere gelebilmişsem,Picoğlu’na çok şey borçluyum.Allah rahmet eylesin!”
Adeta alamet-i farikası olan kasketini mecbur kalmadıkça başından hiç çıkarmazdı.Espiye’de bir düğünde çıkan bir kavga esnasında başındaki kasketten olur.Düğün dönüşü yolda başındaki kasketi göremeyenler,akibetini sorarlar.O da bu soruya:
“Espiye’nin üstünde,
Bulutlar dönüyordu.
Siz şapka soruyonuz,
El beni vuruyordu!” diye karşılık verir.

Atma türküde de usta olan Picoğlu,misafir karşılarken;
“Nevaller olsun bana,
Yaşım geliyu yaşım.
Hoş geldin,sefa geldin,
Hey gidi arkadaşım!

Safa geldiniz beyler,
Düğün-derneğimize.
İçelim,eğlenelim,
Bakalım keyfimize!

Uzak yerden geldiniz,
Bunca yolu teptiniz.
Lakin teşrifinizle,
Bizi dilşad ettiniz.

Buyurun baş köşeye,
El atalım şişeye.
Kafaları çektikçe,
Boş verelim her şeye!

İçelim,eğlenelim,
Coşalım söyleyelim.
Gelin ve damat beye,
Saadetler dileyelim.”

Bahşiş için;

“Kemençemin beline,
Kuradayım kurada.
Bahşişimi verecek,
Hasan dayım burada” şeklinde türkü atardı.

Bir düğüne davetli olarak gelen bir kaymakama da;

“Güneş açtı geliyor,
Bulutun arasından.
Bahşişimi verecek,
Devletin parasından!” şeklinde,espriyle karışık türkü atar.
Merhumun atma türküde ustalığına birkaç örnek de,değerli dostum öğretmen İbrahim Melikoğlu’nun gönderdiği anılardan…
Şöyle anılardan ilki: “Dedem 1923 doğumlu Yusuf Melikoğlu anlatmıştı.Akrabalarımızdan Görele eşrafından amcam Şakir Melikoğlu’nun düğününde;

“İki defa evlendi,
Şu Melikoğlu Şakir.
Keyfini de biliyu,
Ne kafirdir ne kafir!” diye şaka yollu bir türkü atınca,her zaman olduğu gibi ortalığa bir neşe saçıldı.”
İbrahim Melikoğlu,Güce’nin Boncukçukur köyünde öğretmenlik yaptığı yıllarda (1992),o sıralarda 85 yaşında olan Kelle Emin lakaplı yaşlı bir köy sakininden dinlediği bir başka anısını anlatıyor.Melikoğlu’na göre,Kelle Emin amca,köylerindeki bir düğünde Picoğlu’nun;
-“Allah’tan korkmasam,kemençeme Kur’an okuturdum.” Dediğini,böylece kemençede ne denli iddialı olduğunu gösterdiğini ifade ediyor.
M.Sırrı Öztürk’e göre çok da yakışıklı idi.Kılık-kıyafetine özen gösterirdi.Her Karadeniz delikanlısı gibi bıçkın ve çapkındı da.
Daha sonra,Kelle Emin’den aldığı,aynı düğünde geçen biraz çapkınlık kokan bir başka anıyı naklediyor bize Melikoğlu:
“Ermeni’nin gelini,
Üğrü fistanı üğrü.
Yetişemiyum sağa,
Yolları yavaş yürü” diye bir türkü atar.
Melikoğlu’nun son anısı da,Giresun merkeze bağlı Çandır köyünde yöresel halk türkülerini araştırırken,Alacadayı lakaplı yaşlı bir köy sakininden.Alacadayı’ya göre;
“Merhum Picoğlu,köye düğüne gelmiş.Çandır köyü eski bir yerleşim birimi olduğu için okulda çalışan bir bayan öğretmen Picoğlu’nun kıvrak bir şekilde çaldığı kemençeyi ve türküleri büyük bir ilgi ile dinler.Büyülenmişçesine bakakalır.Bunu sezen Picoğlu,hemen dörtlüğü yapıştırır:
“Derenin kenarında,
Yuvarladım taşları.
Alış veriş ediyu,
Şu bayanın kaşları.”
Gönül almasına bir örneği de Ayhan Yüksel’den aktaralım:
“Bir gün Tirebolu Ortacami köyünden bir düğünden dönerken,birlikte Halkova’ya kadar geldikleri gruptaki kızlara şu türküyü atar:
‘Ağacın tepesinde,
Dil veriyor serçeler.
Biriniz benim olsun,
Hey gidi güzelceler!”
Kafilede bulunan “uslu”nun, “Oldu mu Osman Efendi,bunlar senin kardeşin” sözü üzerine de,şunları söyler:
‘Ey portakal portakal,
Kabuğundan acısın.
Darılmayın sözüme,
Dünya ahret bacımsın.’”
***
Şaka yapmasını çok severdi.Çarpık bir duruma veya muameleye maruz kaldığında,yarı şaka yarı ciddi küfürle karışık cevabı anında yapıştırırdı.
Yine M.Sırrı Öztürk’ü dinleyelim:
“Bir gün Tirebolu ağalarından birinin düğününe gitmiştik.Yan yana dizilmiş masaların etrafında 60 kadar davetli var.Tam bir ağa sofrası.Ne ararsanız var,kuş sütü hariç.Picoğlu elinde kemençesi yine her zamanki gibi döktürmekte. Yanında oturmakta olan bir arkadaşı da rakı kadehini ve peşinden de çatalına daldırdığı bir karalahana sarmasını Picoğlu’nun ağzına tıkmaktadır.Eli kemençesi ile meşgul olan Picoğlu’na güya yardımcı olmaktadır.Bir kadeh rakı,bir çatal dolma…Bu hareket üç defa tekrarlanınca,Picoğlu’nun kemençeyi bırakmasıyla, arkadaşının elini yakalaması bir olur ve basar kütfürü: ‘Ula….goduğumun oğlu,senin habu çatalın ucu heç köfteynen,tavuğa batmaz mı?’
Arkadaşı bir anda neye uğradığını şaşırırken,gök gürlemesini andıran bir kahkaha tufanı ortalığı kasıp kavurur.” “Yemek” üzerine bir başka anıyla devam edelim.Anı,Eynesil’in Ören beldesinden Hasan Usta’dan naklen sevgili kardeşim Harun Yöndem’den. “Muhtemeldir ki,O da,oralarda duymuştur” diyor ve anlatıyor,sevgili Harun:
“Picoğlu bir düğüne gitmiş.Vakit,öğleyi biraz geçmekte.Oradakiler yemeğin sonunu getirmiş olsalar gerek ki,herkese birer,ikişer hamsi dağıtırlar.Picoğlu da bunlardan bir iki tane yer.Karnı açtır ama idare eder diye düşünür,çalıp söylemeye devam eder.Derken ikindi olur,yatsı olur,başka bir yiyecek gelmez.Saatlerdir çalıp söyleyen Picoğlu’na kimse bir şey sormaz.Oysa o artık dayanabilecek durumda değildir,başı düşmektedir.Hayal-meyal düğün sahibini görünce,sarılır kemençesine,başlar söylemeye:
‘Yediğim hamsi bürük,(*)
O da az pişmiş idi.
Çiğ,miğ diye yemesem,
Anam (öpülmüş) idi!’
(*)Hamsi bürük:Unlanarak saçta veya közde hafifçe pişirilen hamsi.

Bir başka anı:
Düğün için gittiği bir evde gece yatısına kalır.Ev sahibi kadın altına ottan bir yatak serer,yastık niyetine de bir bağ sap verir. “Eğer alçak gelirse,bir bağ daha vereyim mi?”deyince, “sağol bacım” der:
-“Ben bunu sabaha kadar anca yerim!”

Picoğlu Osman, çocukları çok severdi. Onların her türlü haylazlığını hoşgörüyle karşılar, hemen bir türküyle nazikçe ikaz ederdi.
Hastalığının arttığı bir gün evinin bahçesinde bir dut ağacına sırtını dayamış, dinlenmeye çalışıyormuş. Küçük çocuklar tarafından da rahatsız ediliyormuş. Onları başından savmak için:
“Kemençemin beline,
Kuşak sararım kuşak.
Cennet gölü başında,
Balık çoğumuş uşak!” diye bir türkü atınca, haylazlar “Cennet Gölü” başında avlayacakları bol balığın hayaliyle bir anda toz olmuşlar.
***

Yolun Sonu Görünüyor

Son olarak Kayaköprü köyünden polis memuru Niyazi’nin düğününü yapan Picoğlu Osman’ın rahatsızlığı iyice artmaya başlar. Vakfıkebir’e doktora gider. Doktor, “Seni iyi edeceğim” der. Tabi, inanmaz. İçinde bulunduğu durumun vahametini çok iyi bilmektedir çünkü, hastalığının adı “Siroz” (kimilerine göre de zatürree veya tüberküloz)’dur. Doktora boşu boşuna para kaptırmaya da hiç niyeti yoktur. Buna rağmen, sınamak için doktora sorar: “Yüzbinlira (o gün için bir servet) verirsem, beni eski Osman yapar mısın?” Tabi doktor bir cevap veremez.
Daha sonra, hastalığına çare bulabilmek için iki defa daha İstanbul’a gidip gelir. Bu arada, şu türküyü attığı rivayet edilir:
“Soğuk soğuk sulardan
İçtim ufağım içtim
Ağladı da dedi ki;
Bu dünya bizden geçti”
Fındık dallarının yeşillere büründüğü, renk cümbüşü içersindeki kır çiçeklerinin görsel bir ziyafet sunduğu, kuş cıvıltılarının senfoniye dönüştüğü, çisil çisil mevsim yağmurlarının topraktan bereket fışkırtmaya hazırlandığı ilkbaharın son günleridir. Yaz mevsimine merhaba demeye çok az bir zaman kalmıştır. Hastalığı iyice ağırlaşan Picoğlu için tüm bu güzellikler hiçbir şey ifade etmemektedir, artık.
Tedavi olmak için tekrar İstanbul’a gitmek ister. Trabzon’dan gelecek olan “Karadeniz” yolcu gemisi (o yıllarda kara yolu yeterli olmadığı için, deniz yolu tercih edilirdi) beklenmeye başlanır. Denizde de müthiş fırtına vardır. Geminin Görele’ye inmesi imkansız gibi bir şey. Ancak yetkililer nezdinde yapılan girişimler sonuç verir, geminin Görele’ye uğraması sağlanır.Yıl 1946, aylardan Mayısın sonları… (Merhumun hayattaki tek kızı Esma hanım ise, babasının ablası Nedime ile birlikte Görele açıklarında Vona (Perşembe)’den gelen gemiye bindiklerini söylüyor.) Picoğlu’nun namını duyan ve O’na büyük hayranlık duyguları besleyen geminin süvarisi Deli Bahtiyar “salon iskelesi”ni indirerek Picoğlu’nu birinci mevkie çıkarır, başka yolcu da almaz. Gemi İstanbul’a gitmek üzere yola çıkmıştır, artık. Ancak bu yol, Picoğlu için dönüşü olmayan bir yoldur. Tıpkı, şairin (Y. Kemal) “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç/Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç” dediği gibi, “Azrail” O’nun rotasını ebedi alemin dönüşü olmayan yoluna çoktan ayarlamıştır bile.
***
Ve.. Kaçınılmaz Son

Gemi Amasra-Zonguldak arasında seyrederken, son olarak şu dörtlüğü söyler ve çok geçmeden de son nefesini verir (31.5.1946):
“Kestim parmacuğumu,
Kanım akıyor kanım.
Zonguldağın üstünde,
Canım çıkıyor canım”
M. Sırrı Öztürk’ün verdiği bilgiye göre, geminin “seren direği”ne, gemide cenaze olduğunu ifade eden “Sahil Sıhhiye Flaması” çekilir. Gemi Zonguldak’a gelince, bayrağı gören Sahil Sıhhiye ilgilileri yasa gereği cenazeyi almak üzere gemiye girmek isterler. Süvari Deli Bahtiyar, “Ben kanun manun tanımam. Burada kanun benim. Vermiyorum cenazeyi” diye top gürlemesini andıran öfkeli bir ses tonuyla kükrer ve cenazeyi vermeden yoluna devam eder
Picoğlu’nun kızı Esma hanım da şu şekilde anlatıyor olayı:
“Babam yolda ölünce, gemiyi limana yanaştırıp, cenazeyi indirmek isterler. Kaptan, ölenin Picoğlu olduğunu öğrenince, gemiye karantina bayrağı asar ve cenazeyi İstanbul’a getirir”.
Sirkeci limanında (o yıllarda şehirlerarası yolcu gemileri, bugünkü Eminönü iskelelerinin bulunduğu yere baştan kara demir atar, sandalla kıyıya çıkılırdı) cenaze mahşeri bir kalabalık tarafından karşılanır. Buradan Kulaksız’a götürülerek, 4 Haziran 1946’da yani ölümünden 5 gün sonra bugünkü ebedi istirahatgahına tevdi edilir. Yine kızının verdiği bilgiye göre, parmağındaki yüzüğü çıkarıp satarlar, bu parayla da mezarını yaptırırlar.
Picoğlu Osman’la ilgili ilk araştırmalara başladığım 1991 Ekiminde, M. Sırrı Öztürk’le birlikte mezarını ziyarete gittiğimde, gördüğüm manzara karşısında utanmış, mezarın perişan halini Giresun Dergisi’nde yayınlanan araştırmamda dile getirmiştim. Kırılıp, dökülmüş mezar taşları mı dersiniz, imlası yanlış kitabe mi dersiniz, ne ararsanız vardı, harabe halindeki kabrinde. Örneğin, mezar taşındaki şu imlaya bakınız lütfen: “GORELİ DIYILIKÖY İSMAİL OĞLU OSMAN GUHCE” İllaki bu cümleler yazılacaksa, doğrusu şu şekilde olmalıydı: “Görele Daylı Köyünden İsmail Oğlu Osman Gökçe” Dergide yayımlanan yazımıza “Bayrampaşa Giresunlular Derneği”nden ses geldi. 1976, 2005 (panelli) ve 2006 yıllarında üç defa anma toplantısı düzenlediler. Ayrıca 2005 yılında (Derneğin ve dernek üyeleri Bilal Aydın, İsa Kara, Ahmet Güler, İbrahim Sezer, Ömer Feridunoğlu’nun maddi katkılarıyla) mezarını yaptırdılar. 


 

Baki Kalan Bu Kubbede Hoş Bir Sada” Bıraktı

Tirebolu Ortacami köyünden Enver Tepe’nin bir anısıyla yazımızı noktalayalım:
“Birgün Tirebolu eşrafından Ahmet Karakaya’nın düğününe gelmişti. Bu sırada bir mazı yapımı için bir dut ağacının yerinden sökülüp, bir başka yere dikilmesine karar verilmişti. Olaya şahit olan Picoğlu, “Ula uşak” der:
-Habu dutu yerken dersiniz ki, bir gün burada rahmetli Picoğlu da vardı!”
O dut ağacı şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum amma, şurası bir gerçek ki; kemençeler çalınıp, horonlar tepildikçe, karşılamalar oynandıkça, taş plakları dinlendikçe rahmetli Picoğlu Osman’ın “Baki kalan bu kubbede bıraktığı hoş sada” gönüllerde yankılanmaya devam edecektir.
Ruhu şad olsun! 
Toplam 159647 ziyaretçi burdaydı!
HOŞ GELDİNİZ  
 

unlucedevge.tr.gg

BİRİNCİ TANIŞMA DAYANIŞMA KAYNAŞMA PİKNİĞİMİZE EMEĞİ GEÇEN VE İŞTİRAK EDEN TÜM KÖYLÜLERİMİZE ŞÜKRANLARIMIZI SUNUYORUZ

KÖY PİKNİĞİNDE BİR ARAYA GELDİĞİMİZ GİBİ KÖYÜMÜZLE İLGİLİ DİGER KONULARDA DA BİRLİK VE BERABERLİK GÖSTEREBİLMEYİ BİR ARAYA GELMEYİ ARZU EDİYORUZ ********** KÖYÜMÜZ VE HER KONUDA FİKİRLERİNİZİ VE PAYLAŞIMLARINIZI BEKLİYORUZ
********** unlucedevge.tr.gg

Coşkun ÖNER
Özer Salih ÖNER
Beytullah
GÜLŞEN
Şenol YILMAZ
Mehmet
HACIHASANOĞLU
Fahri TOK
Yakup Gülşen Yakup Gülşen
Feride ÇIKIT
ENGİN
Sizde Sitemizde
Yazar
Olabilirsiniz
 
 
 
Reklam  
   
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=